Anadolu yakasının Karacaahmet Mezarlığından sonra ikinci büyük yeşil alanı olan Üsküdar Validebağ Korusu’na bitişik küçük yeşil alana Üsküdar Belediyesi’nin cami ve sosyal tesis inşa etme girişimine karşı başlayan direniş, ikinci haftasına girerken, mahalleliye dayanışma vermek üzere kentin her yanından gelen katılımcılarla da giderek büyümekte. Bu yazının başlığı ise her ne kadar sadece Soma Yırca’yı zikretmiş olsa da, Gezi’den Validebağ direnişine kadar geçen süreçte sadece Yırca değil, Diyarbakır Hevsel başta olmak üzere Amasya İstasyon Mahallesi yeşil alanı, Fatih Oruç Baba Parkı, Edirne1. Murat Mahallesi Parkı (kepçenin önünde oturan Kıymet Teyze ile hafızalara nakşedilmişti), Kurbağalıdere-Kuşdili Çayırı, Kuzguncuk, Yedikule, Moda Gezi Bostanı… direnişleri de var.
Gezi’de olduğu üzere, müşterek kullanılan bir kamusal alanın, parkın, korunun, ya da yeşil alanın yapılaşma tehdidi karşısında bir araya gelen eylemciler, çeşitli yaratıcı taktikler vasıtasıyla alanı müşterek bir yaşam alanına çeviriyorlar ve birkaç günden birkaç haftaya mekânı işgal ederek sahipleniyorlar. Yine Gezi’den ilhamla, çocuklara yönelik etkinliklerden, forumlara, çeşitli atölye çalışmalarına, hatta Yedikule’de gördüğümüz üzere arkeoloji ve sanat tarihi derslerine kadar geniş bir yelpaze ile karşı karşıyayız. Sahiplenilen mekân, kimi direnişlerde sadece bir etkinlik alanına dönüşmekle kalmıyor, çadırları, tenteleri ve yeme içme mekânları ile bir yaşam alanına da dönüştürülüyor; eylemciler gece gündüz, yağmur çamur fark etmeden sonuç alana dek alanı terk etmiyorlar.
Kadınlar ve gençler yine ön planda; hatta kadınlar biraz daha ön plandalar dersek yanlış olmaz. Burada fazla şaşıracak bir şey de olmasa gerek çünkü Türkiye’de yaşam alanları mücadelelerinde, yereldeki mücadelelerde, kadınlar genelde ön planda olagelmişlerdir. HES’lerin tehdidi altındaki köylerde, dönüşüm mahallelerinde, gecekondu direnişlerinde ön saflarda yer alan kadınlar, mahallenin yeşilini, parkını sahiplenmede de aynı mevzide, kepçesine, dozerine, biberine, gazına karşı bir aradalar.
Gezi’nin yaratıcı sloganları da bu direniş mekânlarında güncellenerek devrede. İtirazlar ve muhalefet ise sadece bulunulan alanın kendi sorunu ile sınırlı kalmıyor; savunulan mekân aynen Gezi’de olduğu üzere başlı başına bir foruma dönüştürülerek sistemin tüm çarpıklıkları ve haksızlıkları dile getiriliyor. Öte yandan, Gezi’den itibaren pıtrak gibi çoğalan yerel direnişler, inşa edilen böyle bir forum vasıtası ile dayanışmayı ortaklaştırıyorlar. Validebağ, Yırca olduğu kadar, Yırca da Validebağ oluyor; erik ağaçları zeytinliklere selam yolluyor.
Validebağ Korusu yanındaki küçük yeşil alanın betonlaşmasına karşı sürdürülmekte olan mücadeleye gelirsek, buradan ikinci bir Gezi doğar mı? Çadırlarda olmasa da tenteler altında gece gündüz sürdürülen direnişin benzerliği, polis barikatları önünde futbol maçı ya da barikatlara perde gererek direniş filmlerinin oynatılması etkinlikleri ile Gezi’de gördüğümüz polise karşı kitap okuma, dans gibi şiddete, otoriteye nanik çakan yaratıcı eylemlerin paralelliği, ‘’Adı üstünde:Koru’’ benzeri yaratıcı sloganlar ya da yargının yürütmeyi durdurma kararını hülle ile savuşturan ve alenen yalan söyleyen Üsküdar Belediye Başkanı’nın ‘’Pinokyo Hilmi’’ lakaplı karikatürleri vb. yanı sıra Taksim Dayanışması misali İstanbul Kent Savunması’nın müdahil olması, dahası yerelde Validebağ Gönüllüleri gibi 95’ten bu yana örgütlü bir oluşumun varlığı, her geçen gün artan katılımcı kurum sayısı… Basitçe böyle bakarak, genelleştirmek mümkün ancak o çok bilinen özdeyiş ile ifade edersek, “Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz’’ ve ne Validebağ ne de bir başkasından Gezi çıkmaz.
Öte yandan, böyle bir yorum, bu direnişlerin önemsiz olduğu anlamına da gelmemeli. Müşterekler üzerinde müşterekleşenler, omuz omuza dayanışma, toplumsal paylaşım ve işbirliği içinde ve yaratıcı bir şekilde yeniden ürettikleri mekânlarda, Harvey’in de altını çizdiği üzere, ‘… insanların iyiliği için başka bir kentin, başka bir siyasi sistemin ve son kertede üretimi, dağıtımı, tüketimi başka bir şekilde organize etmenin nasıl bir şey olacağını özgürce tahayyül etmenin…’’ kapısını aralamaktalar.
İtiraz sloganlarının ortak sözcüğünün “Dokunma” oluşu da elbet tesadüf değil; birinde zeytin, diğerinde bostan, öbüründe park, koru… Her biri, bir müştereke sahip çıkışın sesi oluyor. Temsili demokrasinin taleplere yanıt olamadığı küresel gidişatta, katılımcı demokrasi bu direniş mekânlarında inşa edilirken, yepyeni bir vatandaşlığın doğuşuna şahit oluyor ya da el birliği ile deneyimliyoruz İstanbul Kent Savunması’ndan hukukçu Can Atalay’ın Validebağ’dan vurguladığı üzere, ‘Kendi davasına sahip çıkan bir yurttaşlık bilinci’’ yurdun dört bir yanında ilmek- ilmek örülüyor! Mahalleliler, köylüler, kentliler… kolektif güçlerinden aldıkları cesaretle sermayeye peşkeş çekilecek müştereklerine sahip çıkıyor, direnişe geçiyorlar. Öte yandan, neoliberal iktidar sadece kamusal alanları, müşterekleri piyasalaştırıp, metalaştırmakla kalmıyor, nüfusları da atomik bireylere, tüketim bendelerine dönüştürüyor. O nedenle, aynen Gezi’deki gibi, mücadele mekânında inşa edilen kolektif eylemlilik biçimleriyle müştereklerine sahip çıkanlar, bireyciliği, rekabeti, yarışmacılığı yok ede ede neoliberalizmin bir başka dayanağını daha sallamaktalar.
Müştereklere sahip çıkma mücadeleleri hiç kuşkusuz birbirlerine değdikçe, birbirleriyle müşterekleştikçe büyüyecek. Gezi, dün Yırca’da, bugün Validabağ’da, yarın kim bilir nerede bir heyula olup tekrar tekrar neoliberal otokrasinin karşısına dikilecek; kaygısı da, korkusu da bu yüzdendir ve bu yüzdendir hüllesi, baskısı, tacizi, şiddeti!




